Bir sese ne kadar şey sığar? Bir ses hayatın ne kadarını taşır. Tarifi
zordur; çünkü o sesten her zaman duymayız; iyi ki de duymayız. Düşünün;
çepeçevre dağları, o dağların eteğinde elbisede yama gibi duran
tarlaları, yamaçtan geçen yolu, sağa sola fırlatılmış alıç armut
ağaçlarını, toprak damların yerle yeksan duvarlarını, orta yerde bütün
sevimsizliğiyle boy veren ebegümecini, ısırgan otunu, yılan kokusunu,
yonca tarlasını, bostan serinliğini, dut şerbetini ve ceviz gölgesini...
Hasan’ın annesinin çığlığında bütün bunlar vardı; fakat Hasan yoktu.
Cemseler okulda olduğumuz zaman köye doluştuğunda kaçacak yerimiz yoktu.
İki odalı köy ilkokulumuzun bir sınıfı 1-3’lere, diğeri 4-5’lere
ayrılmıştı. İki öğretmenimiz vardı. Biri Konyalı, hafif alık; diğeri
Bursalı, yanağında kocaman bir yarık. Bursalı olan benim de
öğretmenimdi. Güzel bir insandı ve kapı komşumuzdu. Küçük kızına çok
dadılık yaptım. Aksi gibi, küçük kız “abomu” çok severdi. Öğretmenim,
akşam, komşulara misafirliğe gidince yerine beni bırakır bense “el
mahkum” görevi devralırdım. Vazife her zaman sıkıcı değildi.
Almanya başbakanı Merkel, henüz mesele bütün sıcaklığıyla devam
ediyorken, basının karşısına geçti ve “Japonya gibi modern ve önlemlerin
en üst düzeyde alındığı bir ülkede bile atom rektörlerinde bir zafiyet
yaşanıyorsa, diğer ülkelerde ve bizde, ki biz de güvenlik önlemlerini en
üst aşamada hayata geçirmiş bir ülkeyiz, bu konunun tekrar ele alınması
gerekiyor. Talimat verdim, yeni bir güvenlik dosyası oluşturulacak”
dedi. Almanya gibi nükleer santrallere karşı muhalefetin en üst boyutta
olduğu bir ülkede, hükümet cephesinden yapılmış önleyici bir hamle.
Şimdi çoğu insan şöyle düşünüyordur: Yahu adamın (senin yani;
nezaketsizlik onların benim değil) keyfi yerinde, köşesi geniş, harfleri
bol, suyu yanında; yediği önünde, yemediği yok; e o zaman nedir
sıkıntısı? Bilmezler hocam, vallahi bilmezler. Misal, Terluskoni. Adam,
Kitalya’nın sahibi hem de tapulu sahibi. Düşün (sözün gelişi) adam içeri
girdiğinde Romaldinyo ayağa kalkıyor; hem de hakiki Romaldinyo.
Biliyorsun, o daha şu kadarcık tıfıl bir oğlanken, deniz tarafındaki
kalenin ceza alanının sağ köşesinde Tunga’ya öyle bir çalım atmıştı ki,
Tunga, soyunma odasında kendisini eşek sudan gelinceye kadar dövmüştü.
Hiç bu meselelere dokunmayacaktım.
Geçerken yüzümü çevirmiş, aylak aylak ıslık çalıyordum. Ama mesele
buldu beni. Bir el omuzuma dokundu, direndim geriye dönmedim, ama aynı
elin ağzı kulağıma “Muhteşem Yüzyıl’ın senaryosunu Meral Okay
yazıyormuş” deyince, durdum. İşte bu olmadı. Meral Hanım’ın “Asmalı
Konak” eziyetine, hem de yıllarca, bağrıma taş basarak katlanmış, gıkımı
çıkarmamıştım... Hem de nelere rağmen. Altı kapitalizm üstü feodalizm
dizinin, finali için taa elin memleketine New York’a gidilmiş ve
“Ağa”mız orada sokaklara düşmüştü.
Çok zekice. Günde yirmi dört saat Hitler belgeseli izleyen hiç kimsenin
aklına “yahu bu adamın arkasında kimler vardı” sorusu gelmiyor. Ya da
iş, o sorudan azad edilmiş. Ama bu nasıl becerilmiş bilemiyorum. Bu
görüntülerin, özellikle savaşa ait olanların hepsi siyah beyaz.
Geçenlerde “amarikan” askerlerinin çektiği ve savaşa ait yegane renkli
çekimler olduğu söylenen görüntüleri izleyince, fark ettim ki ben de,
yavaş yavaş o “sormayan” gruba dahil olmaya başlamışım. Renkli
görüntüler, sanırım, algı alışkanlığıma daha yakın durduklarından çok
daha etkileyici oldular.
Üzerinden
yıllar geçti. Her aklıma geldikçe gülümserim. Sarhoş diyalogları meşhur
olan memleketimde belki de sıradan bir vaka bu, ama ben, “geçip
getmeyen”e hep bir önem addettim. Geçenlerde, mesai çıkışında, yine
hatırladım. “Açılım”ın şiddet sarmalına sardığı Kürt Davası’nı kafamda
çevirirken, iki şeyin bir birini bulduğunu hissettim. Meğer, sarhoş,
yıllar önce, ki o zaman da gündemde şiddet vardı, bu durumu tarif etmiş:
Her yerimizden geçen, her yerimizi tarumar eden ama hiçbir yere
gitmeyen bu durumu... Ve belki de bir salaklaşma hali, hem de bütün bir
coğrafyayı kapsayacak şekilde...
Bu yollara, aklım erdikçe nefretim arttı. Bu arada,
nefretime paralel, kitabın da popülaritesi artmış. Şimdilerde iş
görüşmelerinde, ortaklık anlaşmalarında veya pazarlama tekniklerinde, hayal
meyal hatırladığım Dale Carnegie fikirleri revaçta. Eğer bir insana bir ürün
satmak istiyorsanız (ki bunun dışında bir ilişki zaman kaybıdır) onun nelerden
hoşlandığını bilmeniz lazım (ki onun üzerinden insan kalesine bir yol
bulabilesiniz) Kişinin hoşlandığı şey, herhangi bir şey olabilir ve hatta siz
ondan nefret de ediyor olabilirsiniz fakat onu kullanmayı, işinizi bitirinceye
kadar o şeyin çok değerli bir şey olduğunu o kişiye hissettirmelisiniz:
Kısacası kapitalizm ahlakı!
Kusturica nın Bosna savaşını destekler mahiyette konuşmuş olması elbette
ki önemli bir veridir. (“Sanatçıyı sanatçılığıyla tartışmalıyız”
“boşluğunu/hiçliğini” tartışma dışı tutuyorum) Bir sinema sanatçısından
acılar arasında ayrım yapmasını bekleyemeyiz. Yalnız bunun protesto
biçimi ve zamanı çok önemlidir. Belli, protestoya biçimini veren şey
“dindaşlık” Soruyu şöyle sorayım: Dini bütün hangi esnaf, tezgahındaki
Kusturica filmini kaldırma tutarlılığı içinde olmuştur? “Bursa belediye
başkanı beni kabul etti ve elimi sıktı. O zaman başka biri miydim?” diye
sordu Emir. Mantıklı geldi. Ama esas cümleyi bundan sonra kurdu.